Merhaba Verlag und Werbeagentur
Ana Sayfa Hakkımızda 2020 Sayıları
Reklam İletişim Künye
Güney Almanya'nın en büyük Türkçe gazetesi
Sayy: 594 - 22.05. - 02.07.2020 Son sayı için tıklayın
Nerede
  Ana Sayfa
  Hakkımızda
  2020 Sayıları
  Fiyat Listesi
  Reklam
     Başvurusu
  Baskı Tarihleri
  İletişim / Kontak
  Arşiv [Sayfalar]
  Arşiv Haberler
 
 
nerede 2019/20
 
 
Spor 2020/21
 
 
Saglik 2019/20
 
 
Tatil 2019/20
 
 


Dein PLZ:

 
Merhaba'dan Haberler

Faşizmin yıkılışının 75. yılı – Hüseyin Şenol

Hitler Faşizminin yıkılışı… “Faşizm nasıl gelir ve nasıl gider?” üzerine kısa notlar… Avrupa’da artan ırkçılık tehdidi…

 
8 Mayıs 1945, Hitler iktidarının yenilgisi ve emperyalist paylaşım savaşlarından biri olan 2. Dünya Savaşı’nın sonu olarak tarihin kaydettiği bir gün. Aynı zamanda bu dönem, bir çok ülkede Hitler Faşizmine ve işbirlikçilerine karşı verilen muazzam direnişin de tarihi bir kesitidir.

Üzerinden 75 yıl geçmesine rağmen, bu günün anlamı dünya halklarının hala benliğinde.

Finans kapitalin kanlı diktatörlüğü olan faşizmin yıkılışı, dünya halklarının en önemli kurtuluş mücadelelerinden biridir ve üzerinden 75 yıl geçmiş olsa da, insanlık tarihinde asla unutulmayacak önemde yerini koruyor. Nasıl unutulsun ki?.. İnsanlığın tanık olduğu en korkunç faşist diktatörlüklerden biri olan Hitler Faşizmi, kendi ülkesi içerisindeki tüm muhalefeti, Ortaçağ barbarlığını aratmayacak bir biçimde, herkese her şeye karşı olma despotluğuyla susturduktan sonra, asıl amacı olan – yayılmacı mantığıyla– sermayenin uşağı olarak dış saldırıya geçti. 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırarak 2. Dünya Savaşı’nın başlamasına yol açtı.

Hitler’in yönetimindeki ‘3. Alman İmparatorluğu’, sadece Polonya’yı işgal edip yakıp yıkmakla kalmayarak, diğer ülkelere de saldırıp işgal etmeye devam etti… Dizginlenemeyen ‘3. Alman İmparatorluğu’, dünyanın üç kıtasına yayılarak halklara kan kusturdu. Avrupa halklarının, Sovyetlerin ve müttefik güçlerin mücadeleleriyle sonuçlandırılıncaya kadar, 65 milyon insanın ölüm, yüzmilyonlarca insanın sakat, evsiz barksız ve tarifsiz acılar içerisinde yıkılmışlıkları, Alman Faşizminin ve savaşın arkasında bıraktığı bilançonun sadece bir kısmıydı.

25 Nisan 1945’te ırkçı Mussolini’nin Faşist İtalyası ezilmiş, yerle bir edilmişti. Bundan iki hafta sonra da ‘3. Alman İmparatorluğu’ yıkıldı. Sovyet “işgalindeki” doğu bölgesinde Demokratik Alman Cumhuriyeti, müttefiklerin “işgalindeki” batı bölgesinde Federal Almanya Cumhuriyeti kuruldu. Alman halkı böylelikle ikiye bölünmekle kalmadı, iki ayrı sistemin egemen olduğu bir başkalışa girdi.

Doğu Almanya’da, Sovyetler’in zoruyla sosyaldemokratlarla sosyalistler birleştirildi. Batıda ise, müttefiklerin güdümünde yeni bir kapitalist devlet ve ordu yaratıldı. Hitler’in onbinlerce artığıyla bir devletin bürokrasisi oluşturuldu. “Legalleşemeyecek kadar” çirkef olanları, –Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere– diğer ülkelerdeki kurtuluş savaşlarını bastırma ve engellenmede „derin tecrübelerinden“ yararlanılmak üzere, Amerika tarafından himaye altına alındı.

75 yıl sonra bugün 8 Mayıs, her zamankinden daha anlamlı. Yakın geçmişte dünyanın üç kıtasına kan kusturan Hitler Faşizmi ve savaş, ne üç–beş manyağın çılgınlığı ne de bir talihsizlikti. Her ikisi de dizginlenemeyen çıkar şahlanışının sonucuydu.

12 yıl süren vahşet
30 Ocak 1933 tarihinde Hitler’in iktidara ge(tiri)lmesiyle, bu dönem, 12 yıldan fazla sürecek olan, insanlık tarihinin en karanlık, en barbar döneminin de başlaması anlamına geliyordu. Evet tarihin gördüğü en rafine faşist devlet, yani faşist bir diktatörlüktür, Hitler Almanyası.

İktidara gelen Hitler ve efendisi tekelci kapitalizm için dönem, başta komünistler olmak üzere, tüm muhalefeti ezme dönemidir..

Sosyal demokratların da, gelen tehlikenin farkında olmaması, komünistleri hiçe sayma ve onlarla ittifak yapma yerine, Hitler’e direkt olmasa da onu iktidara getirenlere destek vermesi, bu karanlık dönemin de başlangıcının en büyük nedenlerindendir. Bunu kendilerine en iyi şekilde anlatan da yine Hitler oldu aslında; Ona göre en büyük tehlike olan komünistlerden başladı, siyasi soykırıma.

Sosyaldemokratlar, faşizmin iktidara gelişinde olduğu gibi, yıkılışından sonra da sosyalistleri düşman görme tavrını göstermeye devam etmiş, sürekli onlarla bir araya gelmemenin yolunu seçmişti. Hatta, Almanya ve diğer ülkelerde olduğu gibi, muhafazakarlarla bir olup, komünistlere zulmetmeyi kendine görev bildi.

Sosyaldemokratların ne Almanya’da ne de “onlara yakın” Türkiye verziyonunun tavrı bugün de farklı değil. Yeri geldiği zaman, devlete aynı oranda nasıl sahip çıktığını bir çok alanda görürken, ABD’ye ve Avrupa’ya karşı iktidardakilerii nasıl sahiplendiğine şahit olduk.

Faşizm nasıl gelir ve nasıl gider?
Mussolini ve Hitler faşizminin nasıl iktidara geldikleri, getirildikleri diğer ülkelere ve faşizmi tartışan kesimlere de örnek olması gerekir. Ülkem devrimci-sosyalistleri açısından, hala faşizmin ne olup olmadığı konusunda tartışmalar sürüyor. Tekelci kapitalizmin iktidara getirdiği bu iki faşist diktatörlük de yıkılarak gitmişti. Yani faşizm seçimlerle gitmez, yıkılır.

Burada “faşizan” uygulamalarından, faşist partilerin hükümette olmalarından söz etmiyorum, faşizm devletleşmesinden bahsediyorum. “Kan, zulüm, işkence işte faşizm, sürekli faşizm” demekle olmuyor. Böyle dendiğinde, öncesi ve sonrasını da açıklamakta zorlanırsınız. Faşizmin daha az kanlısı ve zulmedeni olmaz, diğer devlet biçimlerinde de faşizan uygulamalar olabilir, eğer emperyalizm buna gerek duymuyorsa, onu devletleştirmez. Buna gerek de duymaz, çünkü bunun koşullarının oluşması önemlidir. Yoksa, devlet kendini tehlikede hissetmiyorsa, onu yıkacak olan güç, bu durumda çok uzaktaysa, faşizmi devletleştirme ihtiyacı duymaz.

Devletleşen faşizm, yani devlet biçimi olarak faşist diktatörlük konusu günümüzde ve özellikle de bu dönemde yeniden tartışılır oldu. Tartışma ağırlıklı olarak “Zaten hep faşizm vardı ve var olmaya da devam ediyor” diyenlerle, “Faşizm devletleşmeye doğru hızla gidiyor” diyenler arasında geçiyor. Bir de benim gibi, “Zaten hep vardı” diyenlerden ve “Bu seçimi de alırsa kesin faşizmi kurumsallaştıracak” diyenlerden farklı düşünenler de var.

Hükümette faşist partiler olabilir, ama ben faşist diktatörlüğün olmadığını, faşizmin kurumsallaşmaya da ihtiyacı bulunmadığını düşünüyorum. Veriler de beni doğruluyor. Ne tekelci kapitalizmin son çaresini aradığı bir durumdayız, ne de bu egemenlerin karşısında bunlara böyle bir kurumsallaştırmaya gitme zorunluluğu dayatan muhaleffeten söz edebiliriz.

Bakın “İstanbul Seçimlerine”! Ne değişip değişmediğini hep birlikte görüyoruz: Ne muhalefette bir yükselme, ne de iktidarda uzun yıllardır bulunmanın sonucu bir genel yıpranmanın dışında bir gerileme görünmüyor. Ki görünmeyeceğini o zaman da söylemiştim. Durumun resmi o zaman da ortadaydı.

Yeri gelmişken, önümüzdeki ay İstanbul Seçimlerinin birinci yıl dönümünde bu konuya daha detaylı değineceğimi de belirteyim. Herhalde herkes bir şey diyecektir, ki demelidir de. Ama lütfen bu kez daha gerçekçi argümanlarla lütfen.

“Hem kurumsallaşıyor, hem de sürekli oy kaybediyor” demek de pek gerçekçi değil. Faşizm aynı zamanda kitle desteğiyle birlikte, en önemli özelliği toplumu örgütlenmesidir. Bizim faşist partiler bunu başaramadılar. Bunu başarabilselerdi, işleri çok daha kolay olacaktı. Tabii ki tek başına bu da yetmiyor, egemenlerin de onayını almasını gerekiyor. Egemenler ise şimdilik buna ihtiyaç duymuyor, çünkü onlara göre “işler tıkırında”.

Hele hele “Faşist diktatörlük var” diyenler, iki kez düşünmelidir: Faşist diktatörlük ele geçirdiği ne genel, ne de yerel meclisleri sana seçimlerle ve hem de onu “zorla(ya)madan” geri vermez…

Korona sonrası ve faşist hareketin yükselişi
Günümüzde de Avrupa ülkelerindeki aşırı milliyetçi, ırkçı ve faşist akımlar dikkat çekici bir biçimde artmakta. Hem içeride, Avrupa ülkelerinde on yıllardır yaşayan azınlıklara, göçmenlere uygulanan ayrımcılık, hem de nedeni oldukları, milyonlarca insanın mülteciliği üzerinden yürütülen düşmanlık had safhada. Kendilerine sorulmadan, girilen ve yağmalanan ülkelerin insanlarının, sığınma talebi en insanlık dışı engellemelere maruz kalmakta, açlığa, yoksulluğa, hastalığa ölüme geri gönderilmektedirler.

Mülteciler, pandemi ortamında da yalnızlığa ve ölüme terk edildiler. Sadece Afrika, Asya, Ortadoğu’da değil, bizzat Avrupa sınırları içerisinde de aynı insafsızlık sürüyor. Koronavirüs salgını, özellikle mülteci kamplarında büyük tehlike saçıyor.

Salgın nedeniyle daha da derinleşen ekonomik kriz, salgın sonrası ırkçılığın daha da artmasını beraberinde getirecek. Almanya’da ırkçı saldırılar ve tehditler zaten artmışken, yeni tip koronavirüsü Kovit-19 salgını ertesi, ırkçılar boş kalmayacak, krizin sorumlusu, “günah keçisi” olarak mültecileri ve yarım asırdan fazladır bu ülkede yaşayan yerleşik azınlıklara da saldırısını arttıracak. Özellikle de son yıllarda silahlı saldırıların attığını da göz önünde bulundurursak, sorunun vahameti kendini gösteriyor.

Almanya’da göçmen ve azınlıklar düşmanı PEGİDA ile AfD’nin yükselişi ve meclislere girmeleri, Fransa, Avusturya ve diğer Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin güçlenmesi ve bu ülkelerdeki faşist hareketlerin her geçen gün artan eylemlilikleri, genel olarak faşizmin yükselişi olarak görülmelidir.

Başta Almanya’nın ve tüm emperyalist güçlerin, bugün güttüğü iç ve dış politika, bu tarzda devam ettiği taktirde “Avrupa egemeni ‘4. Alman İmparatorluğu’ veya -günün koşullarına uygun- ‘Avrupa İmparatorluğu’nun doğuşunu sağlayabilir” demiyorum ama, bunun hayaliyle yanıp tutuşanların sayısı çok daha fazla artacak. Bu koşulların oluşmasının da, göçmen ve azınlıklara nasıl yansıyacağını, etkileyeceğini bir düşünün. Felaket senaryosu çizmek istemiyorum ama, bu koşulların oluşmayacağı konusunda maalesef iyimser değilim, hazırlıklı olalım, örgütlü duralım. Kesin bu “ortam” yaratılacaktır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Korona salgınına rağmen, sağlığımıza dikkat edelim, ama faşizmin lanetleneceği etkinliklerde ve bizzat eylemliliklerin örgütlenmesinde aktif yer alalım. Sosyal mesafeyi de unutmuyoruz tabii ki.

Faşizmi lanetlerken, direnenleri selamlıyor, mücadelede yitirdiğimiz tüm halklardan antifaşistleri saygıyla anıyorum. Ve yazımı Alman papaz Martin Niemöller’in şu ünlü ve herşeyi anlatan sözüyle bitiriyorum:

“Önce komünistleri götürdüler,sesimi çıkarmadım;
-Çünkü komünist değildim.

Sonra sosyalistleri götürdüler,sesimi çıkarmadım;
-Çünkü sosyalist değildim.

Sonra sendikacıları götürdüler,sesimi çıkarmadım;
-Çünkü sendikacı değildim.

Sonra Yahudileri götürdüler, sesimi çıkarmadım;
-Çünkü Yahudi değildim.

Sonra beni almaya geldiler,
“Benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı..”

Hüseyin Şenol – 05.05.2020
Teilen
2020-06/01-Sayı-594
metzgerei-marx
mbf-transporte.de
limousine-service-ulm
Takvim
Interna
Fehmy und Fesih
Türkische Spezialitäten Schillergarten
Signboxx
Cigköftem
Grafithek
Designmatic
AK-SU
Sayfam
Dis Doktoru - Kangal
Aydoğan Elektronik
Avukatlık Bürosu KARAKAŞ
Merhaba TV
Anwaltskanzlei KARAAHMETOĞLU & KOLLEGEN