Merhaba Verlag und Werbeagentur
Ana Sayfa Hakkımızda 2020 Sayıları
Reklam İletişim Künye
Güney Almanya'nın en büyük Türkçe gazetesi
Sayy: 592 - 02.04. - 30.04.2020 Son sayı için tıklayın
Nerede
  Ana Sayfa
  Hakkımızda
  2020 Sayıları
  Fiyat Listesi
  Reklam
     Başvurusu
  Baskı Tarihleri
  İletişim / Kontak
  Arşiv [Sayfalar]
  Arşiv Haberler
 
 
nerede 2019/20
 
 
Spor 2020/21
 
 
Saglik 2019/20
 
 
Tatil 2019/20
 
 


Dein PLZ:

 
Merhaba'dan Haberler

Uniformalı ırkçılık üzerine

Polisin ırkçı, ayrımcı ve hatta faşizan tavrı özellikle göçmenlere, azınlıklara ve anti-faşistlere karşı hayatın her alanında...

Hüseyin ŞENOL 
Geçtiğimiz ay, 31 Ocak'ta Ulm Emniyeti'nin hakkımda açtığı dava nedeniyle duruşmaya çıktım. İlginç olan, polislerden ben davacıydım ama onlar da bana karşı dava açtı. Bu polisin bildik tavrı ve çok sık uyguluyor. Bunu yapmasındaki en büyük amacı; kendisinden şikayetçi olanı baştan maddi ve manevi olarak baskı altına alıp, sindirmek ve suç duyurundan vazgeçirmek.

Bu yolla psikolojik baskıyı da artıran polis ve bağlı olduğu kurum, asıl olarak yıldırıp, hatta elinden geldiğinde ceza da aldırıp, baskıyı ve korkuyu hakim kılmak istemektedir.

Aslında bunu isteyen "polis devleti"dir.

Kendi davam olarak görmedim
Afrin protestoları esnasında, eylemciler hakları olan spontane gösterilerini bitirmelerine rağmen, polis göstericilere saldırdı. Gösterinin bittiğini ısrarla dillendirilen kadın eylemci, sadece durumu anlattığı için polisin hoşuna gitmedi ve şiddetine maruz kalarak, ters kelepçe de takılarak götürülmek istendi. Bu durum üzerine, haklı olarak, polisin bu tavrına tepki gösterenler şiddete maruz kaldı ve bir kısmı da yere yatırılarak, ters kelepçe takıldı.

Benim "suçum", olayı haberleştirmeye çalışmam. Basından olduğumu ve kimliğimi göstermeme rağmen, elimdeki kameranın alınması ve içinden bazı resimlerin silinmesi üzerine tepki gösterdim. "Basın özgürlüğü kısıtlanamaz demem" üzerine, "Beğenmiyorsan aşağıya (Türkiye'ye) git" diyen polise, ben de "Irkçılık yapıyorsun" dedim.

Polis hakkında şikayetçi olunca, o da her zamanki tavırları gibi karşı dava açtı. Benim açtığım davada, duruşma yapılmadan, "Polisin yaptığı da suç, ama ortamın gerginliği de değerlendirilmelidir" denerek, takipsizlik kararı verildi.

Ulm polisinin bana karşı açtığı davada da, duruşma yapılmadan, ben suçlu bulundum ve 800 euro paraya çevrilen 20 günlük ceza verildi.

Tabii ki hemen bir üst mahkemeye itiraz ettim.

Aslında bir yerde de bu şekilde bir gelişme iyi oldu. Çünkü benim açtığım davada, hakim "ırkçılık" suçlaması yapmama rağmen olayın bu yönüne hiç değinmemiş ve bununla da yetinmeyip, aklınca beni mahkum etmek istemişti.

Bu davanın söylenecek, yazılacak çok yönü var. Irkçılık yapan polisin bu muhabbetinin emniyet müdürlüğünde bile benimle tartışarak sürdürmesi ve oradaki tüm polislerin buna şahit olması ve sessiz kalması, suça ortak olmaktır. Daha ilk akşam hiç bir görevlinin şikayetimi almak istememesi psikolojik şiddettir. Soruşturmanın iki yıl sürmesi bile bir "demokrasi" ayıbıdır, insan hakları sorunudur, yıldırma politikasıdır.

Ara başlıkta da belittiğim gibi; ben bu davayı "Kendi davam olarak görmedim". Bu gibi davalar toplumsal davalar olmalı ve mağdurlarına sahip çıkılmalıdır. Bu davalarda gösterilecek tavırla, tüm topluma örnek olunmalı, cesaret verilmelidir.

Polise karşı çoğu davayı kaybetsem de bu davayı kazandım. Aşağıda kısa değineceğim, bir davayı daha kazanmıştım 20-25 yıl önce. Ama çoğu davayı kaybettim, o ayrı mesele. Yine de dava açın, şikayetçi olun bu durumlarda. Bu bile kazanmanın başlangıcıdır. Polis devletinin yarattığı korkuya karşı bir duruştur ve gösterilen bu tavır bile ırkçılığa karşı azımsanmayacak, önemli bir kazanımdır.

Haberin linki: https://avrupaforum1.org/senolun-irkcisin-dedigi-polis-davayi-kaybetti/

Kurumsal ırkçılık her yerde
Benimle ilgi haberde yer aldığı gibi; polisin ırkçı, ayrımcı ve hatta faşizan tavrı özellikle göçmenlere, azınlıklara ve anti-faşistlere karşı hayatın her alanında sürüyor. Bunu, polisin kendisine ve diğer resmi kurumlara hatırlattığımızda "O kadar da değil" deyip, hemen konuyu geçiştirmeye çalışıyorlar.

Son yıllarda, ırkçı ve faşist polislerin yanı sıra, ordu içinde de yeni neonazi oluşumların bulunduğuna çok sık tanık oluyoruz. Daha geçen günlerde, Alman ordusu içinde 550 civarındaki ırkçının varlığı basına yansıdı.

Konu hakkında Welt am Sonntag gazetesine konuşan Askeri İstihbarat Teşkilatı (MAD) Başkanı Christof Gramm, 2019’da 8’i ırkçı-sağcı olmak üzere toplam 14 aşırılık yanlısı askerin tespit edildiğini, bu kişiler hakkındaki ihraç kararlarının işleme konulduğunu ya da kısa süre içinde konulacağını kaydetmişti.

Haberde, Alman ordusunda halen ırkçı ve neonazi olduğu düşünülen 550 civarında askerle ilgili soruşturma yürütüldüğünü belirten Gramm, sadece 2019’da 350 asker hakkında bu konuda soruşturma başlatıldığını vurguladı.

Yine Gramm, Alman ordusunun özel kuvvetler birimi KSK’de ırkçı-sağcı olduğundan şüphelenilen askerlerin oranının yüksekliğine işaret ederek buradaki yaklaşık 20 asker hakkında soruşturmanın sürdüğünü bildirdi.

Verdiği demeçte Gramm, silahlı kuvvetler içinde bir “gölge ordu” bulunduğu gibi "korkunç" iddiaların da çok ciddiye aldığının ve araştırdığının altını özellikle çiziyordu.

120 yıl erişim yasağı
8'i Türkiyeli 10 kişiyi katleden neonazi örgüt Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü (NSU) ile Alman istihbaratı arasındaki ilişkiye işaret eden bir belgeye mahkeme tarafından 120 yıl erişim yasağı getirilmesi de bu kuşkuları daha da artırmıştı. Burada olduğu gibi; polis teşkilatının içindeki ırkçı yapılanma genelde gizleniyor.

Cezaevlerinde, ziyaret sırasında anadilde konuşmanın yasak olduğunu yıllar önce bir ziyarette öğrendiğimde, bu durumu bilmediğim için kendimde çok utanmış, ama bu uygulamayı yapanları da lanetlemiştim. İnsanların anadilinde konuşmalarını, handi alanda olursa olsun engellemenin ırkçılık olmadığını kimse anlatamaz. "Güvenlik" diyerek, ırkçılığın, ayımcılığın üstü örtülemez.

Sadece geçtiğimiz yıl bile, özellikle de polislerin içindeki ırkçı örgütlenme Münih, Frankfurt, Berlin, Bremen ve daha bir çok şehirde ortaya çıkmıştı.

Hepsini geçtim; oylarını her geçen gün daha da artıran başta Almanya için Alternatif (AfD) adlı faşist parti olmak üzere, ırkçı ve neonazi örgütlenmeler içinde yer alan, oy veren polislerin oranını siz hesaplayın artık.

Almanya'da kurumsal ayrımcılık, bir adım ötesi ırkçılık ve daha da ötesi faşizan tavırlar hayatın her alanında hissediliyor. Her gün karşımıza çıkan bu durumu bir düşünün ve "Evet ben de hemen hemen her gün yaşıyorum" dediğinizi duyar gibiyim.

Yüzde 75 baştan kaybediyoruz
Yine yıllar önce bir duruşma öncesi; Türkiyeli avukatımın "Şenol davaya yüzde 50 baştan kaybederek giriyoruz" demesi üzerine, ben de "Niye" diye sorunca şu yanıtı almıştım: "Avukatın Türkiyeli olması yüzde 50 kaybettiriyor" dedi.

Şaşkınlığımı üzerimden attıktan sonra "Hayır yanılıyorsun. Yüzde 50 değil, o zaman yüzde 75" deyince, bu kez o şaşırdı ve "Niye" diye sordu. "Yüzde 50 senden ve onun üzerine yüzde 50 de benden" deyince, güldük birlikte, bu ağlanacak durumumuza.

Daha bitmedi.

Duruşma başlar başlamaz, hakim "Ben bu iki polisi iyi tanıyorum. Bugüne kadar da yanlışlarını görmedim. Düzgün insanlar" deyince, avukatıma dönüp sessizce ve gülümseyerek "Yüzde 25 bile şansımız yok" dedim. Davayı da kaybettim. Konu mu? Polisin beni hırpalaması üzerine benim de el ve ayaklarımın otomatiği çalışmıştı.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi; Almanya'da da politik aktivistler ve gazeteciler, üstüne üstlük bir de göçmense polisle sık sık karşı karşıya geliyor ve polisin ayrımcılığına uğruyor maalesef.

Bir örnek daha vermek istiyorum: 20-25 yıl kadar oluyor. Yine "çatışmalı" bir haber takibinde, polisin ırkçı ve insanlık dışı tavrına maruz kalmış, ters kelepçe takılarak, yerlerde sürüklenmiştim. Bu kez polise karşı dava açmamıştım ama, gazete, radyo ve tv'lerde çıkan haberleri suç duyuru sayan savcılık dava açmıştı, iki polis hakkında (Bu da "burjava demokrasisinin" nimetleri). Bu kez polis karşı dava açmamıştı ama, medyada çıkan haberler ve savcılığın dava açması üzerine,adresime ırkçı mektuplar gelmeye başlamış ve ırkçı polislerin takibine uğramıştım uzun süre.

Sonuçta davayı kazanmış ve iki polis ikişer bin mark cezaya çarptırılmıştı. Mahkemenin sorması üzerine, parayı "Çocukları Koruma Derneği"ne bağışlamaları talebinde bulunmuştum. Tabii ki, iki ırkçı polis bunu yerine getirmek zorunda kaldı.

Bu dava emsal davalardan biri de olmuştu. Yoksa, Almanya'da polisi mahkum ettirmenin ne kadar zor olduğu hepimizce malum.

Sessiz kalmayalım!
Ben de sürekli polislerle mahkemelere çıkan biri değilim, ama hem gazetecilik mesleğimden dolayı hem de politik faaliyetlerimden dolayı pek rahat bırakmıyorlar. Bazen öyle oluyor ki, haftada iki kez ifadeye çağırıyorlar. Polisin bu davetine genelde icabet etmiyorum tabii ki. Bu da "demokratik" haklarımızdan.

Yine uzuyor yazım. Kesiyorum ve diyorum ki; polise karşı kolay değil dava kazanmak, ama yine de sesiz kalmayın ve hakkınızı arayıp, haksızlığa boyun eğmeyin. Bunu sadece polise karşı değil, tüm kurumlara karşı yapın. Bilinçli olarak istatistiklere yansıtılmayan ırkçı davranışaların karşılığını bulmasını sağlayın. Bölgenizdeki Alman, Türkiyeli ve diğer azınlıklardan parti, sendika, dernek, kurum, kuruluşlara ve en önemlisi medya kuruluşlarına başvurun.

Her şikayet, kurumdaki ırkçının da siciline işleneceği için, hem kendisi hem de çevresi bundan sonra daha dikkatli olmaya çalışacaktır.

Bu arada, duruşma öncesi ve sonrası dayanışmaya, gelen "geçmiş olsun" ve "başarı dilekleri" mesajlarına buradan da binlerce kez teşekkür ediyorum.

Che'nin dediği gibi: Dayanışma ezilenlerin inceliğidir.
Teilen
2020-03/01-Sayı-591
metzgerei-marx
mbf-transporte.de
limousine-service-ulm
Takvim
Interna
Fehmy und Fesih
Türkische Spezialitäten Schillergarten
Signboxx
Cigköftem
Grafithek
Designmatic
AK-SU
Sayfam
Dis Doktoru - Kangal
Aydoğan Elektronik
Avukatlık Bürosu KARAKAŞ
Merhaba TV
Anwaltskanzlei KARAAHMETOĞLU & KOLLEGEN